GÖK GÜNDEM

gökyüzünden mesajınız var!

Bütüne Varma Felsefesi – 2

Bölüm 2

Ab-ı Hayat’ın Peşinde


Hatırlamak, ilk adımıydı ışığa dönmenin. “Benzerlik Prensibi” üzerinden yola çıktığımız ilk bölümde, mikrodan makroya her şeyin birbiriyle rezonansa girdiği evrensel bir yapının izini sürmüştük.

Şimdi bu hatırlamanın başka bir katmanına, insanlık tarihinin en kadim çağrılarından birine kulak verelim: İnsanın, yaşamın sonsuz kaynağına ulaşma arzusuna.

Kimi zaman “ölümsüzlük”, kimi zaman “hakikat”, kimi zaman da “ab-ı hayat” olarak adlandırılan bu kaynak, çağlar boyunca nice mitolojide, efsanede ve ruhsal öğretide arandı. Ve ilginçtir ki, her seferinde bu arayışın bir ucunda su, yeşil bir bitki, karanlık bir yolculuk, bilge bir rehber ya da yıldızlarla örülü gökyüzü yer aldı.

Gılgamış Destanı’nda, tanrıların yeryüzüne yarı tanrı olarak gönderdiği güçlü kral Gılgamış, en yakın dostu Enkidu’nun ölümünden sonra ilk kez faniliğin gerçekliğiyle yüzleşir. Onun ölümü, Gılgamış’ı ölümsüzlüğün peşine düşürür.
Bilir ki ölümsüzlük yalnızca bir kişiye, tufandan sağ çıkan Utnapiştim’e bahşedilmiştir. Gılgamış onun izini sürer, denizlerin ötesine geçer, karanlık dağları aşar ve sonunda ölümsüzlük kaynağının suyun içinde yer alan gizemli bir bitkide saklı olduğunu öğrenir. Ama bu bitki, yılan tarafından çalınır ve insan ölümsüzlüğü bir kez daha kaybeder.

Yüzyıllar sonra bu arayış, başka bir efsaneye bürünür. Büyük İskender, “karanlıklar ülkesi”nde gizlendiği söylenen Ab-ı Hayat çeşmesini bulmak için Hızır ile birlikte yola çıkar. Yolculukları nice geçitlerden, çözülemeyen bilmecelerden geçer. Rivayetlere göre Hızır bu suya ulaşır, içer ve ebedi yaşama kavuşur. İskender ise bir adım geride kalır, ona ulaşamaz.

Bazı metinlerde, bu yolculuk sırasında İskender Zülkarneyn’in mezarına rastlar ve dört bin yıl önce onun da aynı arayışla yollara düştüğünü öğrenir. Zamanın zinciri iç içe geçmiştir; insanlığın ölümsüzlüğe ulaşamayan umudu nesiller boyu birbirine miras kalır. Belki de İskender’in asıl hayal kırıklığı, bu arayışın kadimliğini fark etmesi olur.

Kimi anlatımlarda Hızır, yeşiller içinde İskender’in karşısına çıkar ve ona şöyle der: “Dünyaya bağlanıp kalma, burada kalanın işi müşküldür.”
Bu söz, dünyevi olanla ilahi olan arasındaki farkı hatırlatır; Ab-ı Hayat’ın gerçekten dışarıda bir yerde mi, yoksa içeride, insanın kendi varlığının derinliklerinde mi saklı olduğunu düşündürür.

Doğu mitolojilerinde de benzer temalar yankılanır.
Çin mitolojisinde, ölümsüzlüğü ve yeniden doğuşu simgeleyen Yeşim Taşı’nın çıkarıldığı kutsal nehrin suyundan içenlerin yaşamlarının uzadığına inanılır.
Hindistan’da Amrita, tanrıların içtiği ölümsüzlük iksiridir.
Mayalar, yaşamın kaynağını yeraltı sularında ararlar; Mısır’da Nil, ölüm ve yaşamın geçidi olurken, İskandinav mitolojisinde tanrıların yaşadığı Asgard’a giden yollar da kutsal kaynaklardan geçer.
İran, Arap ve Türk mitolojilerinde Ab-ı Hayat bir eşik, bir sır ve bir sınavdır.
İnkaların kayıp altın şehri Paititi’de, gökyüzü takımyıldızlarıyla hizalanmış tapınaklarda ebedi su kaynaklarının korunduğuna dair rivayetler vardır.


Ab-ı Hayat, sadece mitolojik bir su değil, varoluşun kaynağından içenlerin zamanın sınırlarını aşabildiği, hafızasını yeniden kazandığı ve kendini hatırlayabildiği bir bilgelik taşıyıcısıdır aynı zamanda.
Bu suyu içenler bir anlamda “ölüm”ü değil, “ölü” olan taraflarını geride bırakır. Bu bakımdan Ab-ı Hayat, kadim öğretilerde hem yaşam iksiridir hem de gerçek benliğe giden kapının sembolüdür.

İnsan, bu merkezle bağ kurdukça zaman çizgisel olmaktan çıkar. Hafıza sadece dünün değil, aynı zamanda sonsuz bir şimdi’nin taşıyıcısı haline gelir. İşte bu yüzden Ab-ı Hayat’ı aramak, geçmişi değil, öz’ü hatırlamaktır.


Tüm bu anlatıların ortak bir dili var: Su, hayatın kaynağı olduğu kadar, ebediyetin de simgesidir.
Ve bu suyun içinden çıkan “bitki”, “taş”, “ışık” ya da “ses”… Her kültürde başka bir şekle bürünse de, özünde aynı hakikati fısıldar:
İnsan, kendini hatırlamak için arar.

O halde bu soruyu soralım şimdi birlikte:
Ab-ı hayat gerçekten yalnızca “ölümsüzlük suyu” mudur?
Yoksa onun sembolize ettiği şey, hayatın kendisine dair daha derin bir farkındalık olabilir mi?

Bu sorunun yanıtı, benzerlik prensibi ve mikrodan makroya yolculuk ışığında başka bir anlam kazanır.
Ab-ı hayat, ölümsüzlüğü bahşeden dışsal bir kaynak değil; insanın içindeki asli özü, ışığı, kaynağı hatırlayışıdır belki de.

Belki de Ab-ı Hayat, karanlık bir ülkenin değil; insanın kendi gölgesinin derinliklerinde gizlidir. Onu bulmak, dışarıya değil içeriye yapılan bir yolculuktur.

Çünkü içte ne varsa, dışta da o vardır.

GÖK GÜNDEM sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin