İnsanlığın en kadim sorularından biridir.
Bugün sıkça konuşulan “Simülasyonun ardında ne var?” sorusu, aslında modern bir dile dökülmüş eski bir arayışın ifadesidir.
Bu soruya cevap ararken, yolu Tasavvuf’un derinliklerine düşürmeden geçmek mümkün değildir. Çünkü Tasavvuf, bin yıldır bu sorunun cevabını kendi dilince söylemeye devam ediyor.
Der ki: Dünya bir oyundur. Bir eğlencedir. Hakikat değil, yalnızca bir yansımadır.
Bu anlayışın temeli, Kur’an’da Hadid Suresi’nin 20. ayetinde karşımıza çıkar:
“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme vesilesi ve mal-mülk çoğaltma yarışıdır…”
Bu ayet, Tasavvuf’un kalbinde yer eder ve bizi dünyanın gerçek yüzünü göstermeye çağırır.
İnsanoğlu çoğu zaman gördüğünü gerçek, dokunduğunu hakikat sanır.
Oysa Tasavvuf, bu dünyanın bir “le’ib” yani oyun, ve bir “lahv” yani oyalama yeri olduğunu hatırlatır bize.
Bu sahnede hepimiz birer oyuncuyuz. Hepimizin bir rolü, bir maskesi, bir hikâyesi var.
Ancak unutmamamız gereken bir şey var: Bu sahne, bu oyun, bu hikâye asıl gerçekliğin kendisi değil. Sadece bir perde.
Ve asıl hakikat, o perdenin ardında gizli.
Oyun kavramı burada değersizlik anlamına gelmez. Aksine, her oyun bir öğrenme alanıdır. Nasıl ki çocuklar oyun oynayarak hayata dair ilk adımlarını atarlar, bizler de bu dünyada oynayarak, deneyimleyerek, yanılarak ve hatırlayarak olgunlaşırız.
Bu yüzden dünya bir hayaldir, evet. Ama her hayal, hakikate çıkan bir yol olabilir.
Tasavvuf, insan ile hakikat arasındaki mesafeyi açıklarken “perde” metaforunu sıkça kullanır.
Çünkü bu dünyada gördüğümüz her şey, bizi özden uzaklaştıran birer perdedir.
Benlik perdesi, nefsin sesiyle şekillenir.
Dünya perdesi, mal, mülk, beden ve statüyle örülür.
Zaman perdesi ise başlangıç ve son, doğum ve ölüm, dün ve yarın yanılsamalarıyla bizi sarar.
Bu perdelerin arkasında ise ne ben kalır, ne sen, ne zaman, ne mekân.
Her şey çözülür ve geriye yalnızca BİR kalır. O kalır.
Tasavvuf, gerçekliği birkaç basit ama derin cümleyle anlatır:
Gerçeklik, görünen değil, görünmeyendir. Gerçeklik, çokluk değil, BİR’liktir. Gerçeklik, ben ve sen değil, O’dur.
Bu yüzden isimler, bedenler, kimlikler hepsi birer maskeden ibarettir. Bu oyunun içindeyiz, ama oyunun bir oyun olduğunu hatırladığımız an, perdenin gerisindeki hakikat göz kırpmaya başlar.
Bir noktadan sonra arayış da bir yanılsamaya dönüşür. İnsan dışarıda aradığını sanır ama dışarıda bulacağı hiçbir şey yoktur. Hakikat, ne dağdadır, ne gökte, ne başka bir varlıkta. Hakikat, her zaman içimizdedir. Zaten bizde başlamış, bizde bitecek bir yolculuktur.
Tasavvuf’un en çarpıcı sözlerinden biri bu gerçeği şöyle anlatır:
“Beni ara, ama dışarıda değil. Senin aradığın Ben, bizzat Sensin.”
İnsanın kendi içindeki ışığı görmesiyle, perdeler bir bir aralanır.
Bu dünya bir gölgedir.
Gölgeyi gerçek sanan, hep eksik kalır.Oysa ışığın peşine düşen,
Bir gün gölgeyi aşar, ışık olur.
Simülasyonun ardında ne var diye soruyorsak, cevabı budur:
BİR’lik var. Hakikat var. Ve o hakikat, zaten sensin.
Birlikte arayışa devam etmek üzere, sevgiyle kalın..

